2 Aralık 2008 Salı

Harun Yahya: Darwinizm'i Yendi - 23.11.2008 Suudi Arabistan/Arab News


Suudi Arabistan'ın İngilizce olarak en çok okunan günlük gazetesi Arab News, 23 Kasım 2008 tarihinde PK. Abdul Ghafour'un İstanbul'da Adnan Oktar ile yaptığı özel röportaja yer verdi. Ortadoğu'nun en önemli İngilizce gazetelerinden olan Arab News'un "Harun Yahya: Darwinizm'i Yendi" başlığıyla yayınlanan haberi, özellikle Darwinist kesimde büyük ses getirdi. Bu çok konuşulan röportajın gazetede yer alan metnini aşağıda okuyabilir ya da buradan izleyebilirsiniz:


Harun Yahya, İstanbul'dan önde gelen bir Türk entellektüel olan Adnan Oktar'ın müstear ismi. Darwinizm'in yanlışlığını kanıtlıyan araştırma bulguları, ona uluslararası övgü kazandırdı. Türk İslam Birliği'ni çok güçlü bir şekilde savunan Yahya, böyle bir birliğin oluşumunun bugün Müslüman dünyasının karşı karşıya olduğu bir çok problemi çözeceğine inanıyor.


İstanbul'da Arab News'a konuştuğunda, Oktar dünya çapında barış ve sevgi aradığını söyledi. "Bütün insanların birarada barış ve uyum içinde yaşadığı bir dünya hayal ediyorum. Ayrıca terörizmin ve vahşetin sona ermesini, mezhep ayrılıklarının, Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkların kökünden giderilmesini ve İslam inancı ve ahlakının tüm dünyaya yayılmasını diliyorum."


Yahya şimdiye kadar Arapça, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca da dahil olmak üzere 60 farklı dile çevrildiği, 300'den fazla kitap yayımladı. "45.000'den fazla sayfa yazıp yayımladım. 2008'de internet sitelerimdeki kitaplarımdan yaklaşık 80 milyon adet indirildi. Bunlar çalışmalarımla ilgilenen insanlar hakkında şaşırtıcı bir sayı ve bu beni son derece mutlu ediyor." dedi.


Kuran ve Sünnet öğretilerini temel alan Yahya'nın kitapları ve belgeselleri Müslümanların Allah inançlarının derinleşmesine vesile oluyor ve genç Müslüman erkek ve kadınların kendi dinlerinden gurur duymalarını sağlıyor. Dünya çapında bir çok televizyon kanalı, Yahya'nın Allah'ın varlığını ve gücünü gösteren belgesellerini yayınlıyor. Darwinizm, ateist siyonizm, Marksizm ve masonluk hakkındaki analitik yazıları ise, bu ideolojilerin sahteliğinin ortaya çıkmasına yardımcı oluyor.


Türk alim, İki Kutsal Cami'nin Koruyucusu Kral Abdullah'ın uluslararası seviyede inançlararası diyaloğu savunma çabalarını takdir ediyor: "Kral Abdullah'ın faaliyetlerini çok yakından takip ediyorum. Çok samimi bir insan ve gerçekten inançlı biri. Kararlarına ve fikirlerine saygı duyuyorum, çünkü dünya barışını güçlendirmek için çalıştığını biliyorum."


Arab News ile olan detaylı röportajı sırasında Yahya müzmin Arap-İsrail çatışmasını sona erdirecek fikirlerinden de bahsetti. "Bu çatışmanın çözümü bölgedeki insanların birlik ve kardeşlik içinde yaşayabilmesi için mümkün olduğunca sade olmalıdır." dedi. Sudi Arabistan'da Kral Abdullah tarafından ilk olarak öne sürülmüş olan Arap barış girişimini övdü ve göz ardı edilmemesi gerektiğini söyledi.


"İsrail'deki gerçek problem, perde arkasında ateist siyonistler tarafından idare edilmesi gerçeğinde yatıyor. Bu Masonik güçlerden kurtulmalıyız ki, Müslümanlar ve Museviler bölgeyi yönetebilsinler. Musevilik İslam'ın eski bir şeklidir. Zaman içinde bazı bozulmalara ve değişikliklere uğramıştır. Şu an İsrail'i idare edenler gerçek Musevi inancına sahip olanlar değiller." diye belirtti.


Türk İslam Birliği Yahya'nın en çok istediği şeylerden biri. "Müslümanlar Kuran'a göre birbirleriyle kardeş olmak zorundalar. Türk İslam Birliği bu yolda başarılı olmak için çok önemli. Müslüman ve Türk devletler bu birliğin şemsiyesi altında biraraya gelmeliler. Bu devletler içişlerinde bağımsız davranacaklar ve ortak hedefleri için de birlikte çalışacaklar." dedi.


"Türk İslam Birliği'nin dünyadaki tüm ülkelere açılma potansiyeli var." dedi. "Hiç düşmanı olmayacak, çünkü düşmanları dosta çevirme kabiliyetine sahip olacak." dedi. "İslam ve Türk ülkelerindeki insanların yaklaşık %95'i böyle bir birlik arıyor. Tek yapmamız gereken devlet adamlarımızı ve politikacıları bunu yapmaları için cesaretlendirmek. İnsanlar şimdiden gümrük birliğinden, ortak pazardan ve tek para biriminden bahsediyorlar. Bu insanların şimdiden zihinlerinde birliği kabul ettiklerini gösteriyor." Türk İslam Birliği'nin gelecek 10 yılda gerçekleşeceği konusunda iyimser.


Yahya Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üye olmasını istiyor. Ancak konumunu güçlendirmesi için, Türkiye'nin AB üyesi olmadan önce, İslam Birliği'nin lideri olması gerektiğini öne sürüyor. "Eğer Türkiye şu an AB üyeliğini kazanırsa, bundan faydalanamaz; çünkü Avrupa, Kıbrıs ve İstanbul da dahil olmak üzere Güneydoğu Türkiye'yi istiyor ve bu kabul edilemez." diye belirtti.


"Türklerin çoğu dindar ve bayanları başartösü takıyor" dedi. "Okul ve üniversiteler gibi kamu kurumlarında başörtüsü takmanın yasak olduğu doğru, ama bu Türk Milletinin kararı değil. Bu Anayasa Mahkemesinin kararı ve Anayasa Hukukunun uygulaması. Umarım bu ileride değişir. Mevcut yasa bayanların başörtüsü takmasına izin vermiyor diye, gelecekte de buna izin verilmeyeceğini söyleyemeyiz."


Darwinizm'in keskin bir karşıtı olan Yahya evrim teorisini mağlub etmekle ilgili övgüleri kabul ediyor. (Adnan Oktar:) "Birincisi, dünyada çapında tüm Darwinistlere, bu Dünya'nın Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiğini, evrimle meydana gelmediğini kanıtlayan 100 milyon fosil sunduk. İkincisi, Darwin kitabında evrim teorisinin kanıtlanması için ara formlar bulunması gerektiğini yazdı, ama hiç kimse tek bir tane bile ara form bulamadı. Üçüncüsü, Darwinciler ilk hücrenin tesadüf sonucu meydana geldiğini iddia ediyorlar. Fakat tek bir proteinin bile tesadüf eseri oluşması imkansız. Dördüncüsü, evrimin kanıtı olarak sunulan kafataslarının sahte olduğunu kanıtladık. Darwinizm beynimizin içinde nasıl görebildiğimizi, duyabildiğimizi ya da algılayabildiğimizi açıklayamıyor."



Almanya, Fransa, İsviçre ve Danimarka'daki gazetelerin yaptıkları anketler, Avrupalıların %85-90’ının artık evrim teorisine inanmadıklarını gösteriyor.


Yahya'ya göre ABD'deki 11 Eylül saldırıları, Afganistan ve Irak'ın istilası, Irak ordusunun yenilgisi ve global finansal kriz, Hz. İsa'nın (as) ikinci kez gelişinin alametleri. "Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) bu alametleri zaten bildirmişti. Devam eden savaşlar, katliamlar, ümitsizlik vs... Mehdi'nin gelme zamanının yaklaştığını gösteriyor." dedi. "Mehdi'nin gelişi insanların mutlu olduğu ve zenginlik içinde olduğu altın bir çağı getirecek."


Yahya'ya Hz. Hz. Muhammed'in son peygamber olduğuna inanmadığı yönündeki ithamla ilgili sorulduğunda, şöyle cevap verdi: "Bu iddia Hz. İsa'nın (as) ikinci kez gelişinden ve benim bu konu hakkındaki açıklamalarımdan memnun olmayan bir grup insanın yanlış anlamasıyla yayılmış olmalı. Peygamberimiz (sav) son peygamberdir ve kitap gönderilen son elçidir. Kitaplı başka bir peygamber ya da elçi tekrar gelmeyecek. İsa (as) geldiğinde yeni bir şeriat ya da yeni bir mesaj veya yeni bir kutsal kitap getirmeyeceğini açıkça belirttim. Bir Müslüman olarak gelecek ve Muhammed Peygamberin (sav) şeritanı izleyecek."


Yahya Kuran'ın terörü savunduğu iddialarını reddetti. "İslam bir barış dinidir; erdem ve hoş görüyü teşvik eder. Kardeşliği vurgular. Kuran masum bir insanı öldürürseniz tüm insanlığı öldürmüş gibi olursunuz diye açıkça bildirmektedir."



Mevdudi ve Seyid Kutup kitaplarının terörizmi savunduğu iddialarına karşı olarak, "Kitaplarını dikkatlice okudum ve terörizmi ya da vahşeti teşvik ettiğine dair hiçbir şey görmedim. Onların çok samimi Müslümanlar ve gerçek iman sahipleri olduklarına inanıyorum. Onları eleştirenler veya onları yanlış bulanlar, tekrar kitaplarına bakmalı ve bunları dikkatlice okumalılar."


Global Yayıncılık'ın İngilizce olan http://www.harunyahya.com ve http://www.harunyahya.net sitelerinde Kuran ve Sünnetin mesajlarının yayılması yönündeki çabalarını vurguladı. "Kuran'ın İngilizce tercümesini yayımlamak ve İslami filmler yapmak için planlarımız var, ama bunlar biraz zaman ve maddi imkanlar gerektiren projeler. Eğer Allah bu maddi imkanları bahşederse, bunları uygulamaya çalışacağım."


Yahya, Fransa Başkanı Nicholas Sarkozy'nin Yaratılış Atlası'nı okuduktan sonraki teşvik verici yorumlarını hatırlattı. "Sarkozy 'her insanın düşüncesinde ve kalbinde var olan Allah'tır' diyor. 'Sürekli olarak insanlara bir alçak gönüllülük ve sevgi mesajı, barış ve kardeşlik mesajı, hoşgörü ve saygı mesajı veren Allah'tır. Bu mesajlara uymalıyız. İnsanı esir kılmayan, onu özgür kılan Allah'tır.'" Yaratılış Atlası'nın Fransa eski Devlet Başkanı Jacques Chirac ve İngiltere eski Başbakanı Tony Blair'i de etkilediğini söyledi.


Yahya, kendisinin görüşlerine ve fikirlerine karşı gelenlerin aleyhinde yaptıkları yalan ithamlara, Müslümanların inanmamalarını söyledi. "Ateist siyonistler, Masonlar ve Darwinistler bu iddiaları yayıyorlar, çünkü beni susturmak istiyorlar. Eğer herhangi bir şüpheniz ya da sorunuz varsa, direkt olarak bana sorabilir ya da internet sayfama email yollayabilirsiniz. Bunları cevaplamaktan memnuniyet duyarız. Allah iman edenlere, yapılan suçlamaları araştırmadan bunlara inanmamalarını söylüyor." dedi.


26 Kasım 2008 Çarşamba

İngiliz Halkı Okullarda Yaratılış Okutulsun İstiyor - 00.10.2008 İngiltere/The Evening Standard


İngiltere'nin Londra şehrinde basılan The Evening Standard gazetesinin internet sitesi, "Yaratılışçılık okullarda okutulmalı mı?" sorusu ile bir anket düzenledi. Ekim 2008 tarihli bu anket sonuçlarına göre, İngiliz halkının %73'ü bu soruya "Evet" cevabını vererek, "Yaratılış okullarda okutulsun" dediler.

İngiltere'de dayatma ile derslerde okutulmaya çalışılan evrim teorisi, artık İngiliz halkının desteğini kaybetmiş durumdadır. Evrim teorisinin devlet düzeyinde muhafaza edilmesine, Yaratılışı savunanların baskı görmesine ve hatta istifaya zorlanmasına rağmen, Darwinist diktatörlük İngiliz halkından cevabını almıştır: İngilizler demokratik, her türlü düşüncenin, inancın özgürce ifade edilebildiği; tek taraflı eğitim dayatmasının son bulduğu bir toplum bekliyor ve "Yaratılışın artık okullarda okutulmasını" istiyor.

3 Ekim 2008 Cuma

Richard Dawkins'in Akledemedikleri!


Dünya çapında ses getiren Yaratılış Atlası isimli muhteşem eserin önemli etkilerinden biri şu olmuştur: En ateşli Darwinistler bile savundukları teoriden şüphe etmeye başlamışlardır. Bunun belki de en büyük ve en görülür örneği Richard Dawkins'tir.
Son dönemlerde oldukça yoğun ve istekli bir biçimde tüm röportaj ve yazılarında "canlılar tesadüfen oluşamaz" açıklamasını yapan Richard Dawkins, Darwinizm'in temel iddiasını, yani tesadüf açıklamasını kesin ve net izahlarla reddederek görüş değiştirdiğini açıkça ortaya koymuştur. Bu, kuşkusuz ki, Yaratılış Atlası ile sunulan ve evrim teorisini çürüten 100 milyon fosilin yaratılışın net ve kesin delili olmasının etkisidir. Fakat tüm yaşamlarını yalan ve sahte bir teoriye adamış koyu Darwinistlerin pek çoğu, yıllardır aldatmış ve aldatılmış olmanın yükünü kolay kaldıramazlar. İşte bu nedenle her zamanki demagojik ve düzmece izahlara sığınarak kendilerini ve sahte teorilerini haklı çıkarmaya çalışırlar. Yenilgiyi kolay kabullenemez, "ben yanlış yapmışım" demekte zorlanırlar. Oysa bu son derece kolay ve doğaldır. İnsan hata yapabilen bir varlıktır ve doğruları gördükten sonra düzeltme erdeminde bulunmak, çok daha takdir edilecek bir davranıştır.
Fakat Richard Dawkins bunu henüz başaramamıştır.
Tesadüf iddiasını reddetmekle birlikte, en az tesadüf kadar mantıksız ve dayanaksız açıklamalara başvurarak akla ve mantığa son derece aykırı bir yolu seçmiştir. Dawkins, açıklamalarında canlıların tesadüfen oluşamayacaklarını belirtirken, yine aynı demagojik yönteme başvurmuş, tesadüf kelimesi yerine doğal seleksiyon gibi kör bir süreci, bilinçli bir varlık gibi göstermeye çalışmıştır. Klasik Darwinist demagojiler, Dawkins'in ifadelerinden yola çıkarak bu sitede açıklanmaktadır.


>>
Dawkins Yaratılışçılarla Tartışmaya Girmiyor, Çünkü Verecek Bir Cevabı Yok!
Richard Dawkins'ten karşılıklı tartışma talebimize cevap geldi: "YEMİN ETTİM, TARTIŞMAYACAĞIM!" diyor. Bunun anlamı şudur: "Ben Darwinizm konusunda yenildim. Tartışıp kimseye rezil olmaya niyetim yok."
Ama bu durumda neyin üzerine yemin ettiği belli değil. Allah üzerine yemin etmediği açık çünkü Allah'a inanmadığını söylüyor. Tartışmada yenileceği kesin. Ama Darwinizm'le ilgili bilgisi olmayan kişileri tek yanlı yanlış yönlendirmeye devam edeceği açık. Ancak bu kişiler eninde sonunda Harun Yahya'nın internet sitelerini ziyaret edip doğruları görerek Darwinizm'in bir aldatmaca olduğunu anlamaktadırlar. Ve bundan sonra da anlamaya devam edeceklerdir. İnşaAllah.
Darwinistlerin son 150 yıldır büyük bir dehşet ve korku ile kaçındıkları bir şey vardır: Yalanlarının ortaya çıkması! Darwin'den beri sarsılmaz bir ideoloji, bir din olarak ayakta tutmaya çalıştıkları evrim teorisinin bir sahtekarlık olduğunun ortaya çıkmaması için var güçleriyle çabalarlar. Bu yalanı devam ettirebilmek için sahtekarlıklar yapar, sahte fosilleri müzelerde sergiler, yeraltından çıkan fosillerin tümünü (evrim teorisi yalanladığı için) alelacele saklar, evrim teorisinin açıklamasız kaldığı milyonlarca konuya demagoji ile karşılık verirler. Bu yalanı ayakta tutabilmek için evrim teorisini dokunulmaz hale getirmişlerdir. Öyle ki okullarda, üniversitelerde, işyerlerinde, çeşitli kuruluşlarda, hatta üst devlet kademelerinde evrim kesin olarak tartışılamaz, inkar edilemez hale gelmiştir. Sadece bir teori olmasına rağmen evrim, bir anda devlet kanunlarıyla korunan, müfredatlarda resmi olarak dahil edilmesi gereken, her gencin bilmesi ve benimsemesi gereken bir yasa halini almıştır.
Fakat Darwinistlerin bir anda korktukları başlarına gelmiş, aldatmaca bir anda su yüzüne çıkmıştır. Harun Yahya'nın çalışmaları ve özellikle Yaratılış Atlası ile, Darwinist sahtekarlıklar aniden deşifre edilmiştir. Darwinistler tarafından saklanmaya çalışılan 100 milyondan fazla fosil olduğu anlaşılmış ve bu fosillerin tümünün, çoğu günümüz canlılarının yüz milyonlarca yıl önceki örneklerini temsil eden tam ve mükemmel fosiller olduğu ortaya çıkmıştır. Darwinist büyünün bozulmasının dünya çapındaki etkisi son derece sarsıcı olmuştur.
Bu açık durum karşısında evrim teorisinin en koyu savunucularından biri olan ve Darwin'in Rottweiler'ı olarak tanınan Richard Dawkins kamuoyu önünde tartışmaya davet edilmiştir. Kendisinden, Darwinizm'i çökerten deliller karşısında bir açıklaması olup olmadığı, Yaratılış delilleri karşısında teoriyi nasıl bir mantıkla savunacağı sorulmuştur.
Fakat Dawkins, böyle bir tartışmaya girmeye yanaşmamıştır! Richard Dawkins'ten karşılıklı tartışma talebimize cevap geldi: "YEMİN ETTİM, TARTIŞMAYACAĞIM!" diyor. Bunun anlamı şudur: "Ben Darwinizm konusunda yenildim. Tartışıp kimseye rezil olmaya niyetim yok."
Richard Dawkins böyle bir tartışmaya tabiki giremez, çünkü karşısına çıkacak olan soruları cevaplayamayacaktır:
Yeraltından çıkmış olan tam, mükemmel ve kusursuz canlıları gösteren 100 milyondan fazla canlı fosilini açıklayamayacaktır. Bunların nasıl olup da YÜZ MİLYONLARCA YIL BOYUNCA HİÇ DEĞİŞMEDEN KALDIKLARINI, neden bir tane bile ARA FORM ÖZELLİĞİ GÖSTEREN ATALARININ OLMADIĞINI izah edemeyecektir.
Daha önce de yapamadığı gibi, yeryüzünde bulunmuş milyonlarca fosil arasından neden TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL OLMADIĞINI açıklayamayacaktır.
Yeraltından çıkarılmış olan günümüz kaplanlarının, atlarının, fillerinin, kaplumbağalarının, kurtlarının, kuşlarının, tavşanlarının, tilkilerinin, zebralarının, geyiklerinin ve diğer tüm günümüz canlılarının milyonlarca yıllık kafatası fosillerini evrim teorisi ile açıklayamayacaktır. Canlıların nasıl olup da MİLYONLARCA YIL ÖNCE BUGÜNKÜ GÖRÜNÜMLERİYLE ORTAYA ÇIKTIKLARINA ve MİLYONLARCA YIL BOYUNCA DEĞİŞMEDİKLERİNE bir açıklama getiremeyecektir.
At şemasının, Piltdown Adamı'nın, Nebraska Adamı'nın, Heackel'in çizimlerinin, üzerlerine tüy yapıştırılmış tüylü dinozor fosillerinin, ağaca raptiye ile monte edilmiş sanayi kelebeklerinin BİRER SAHTEKARLIK OLDUĞUNU kabul etmek zorunda kalacaktır.
Darwinistlerin ara fosil olarak ortaya attıkları ve sayısı üç-beş taneyi aşmayan fosillerin bilimsel olarak geçersiz kılındığını; karadan havaya geçişe örnek olarak gösterilen ARCHAEOPTERYX İLE AYNI DÖNEMDE YAŞAYAN MÜKEMMEL YAPIDA UÇUCU KUŞ FOSİLİ BULUNDUĞUNU, sudan karaya geçişe örnek verdikleri COELACANTH'IN HALA YAŞAYAN TAM BİR CANLI OLDUĞUNU, LUCY'NİN LİTERATÜRE GEÇMİŞ BİR MAYMUN OLDUĞUNU itiraf etmek zorunda kalacaktır.
Kambriyen fosillerini, bunun ardından bulunmuş olan yaşayan fosilleri ve nihayet şu anda var olan tam 100 milyon fosili NEDEN SAKLAMIŞ OLDUKLARI sorusuna cevapsız kalacaktır.
Canlılığın yapıtaşı olan tek bir işlevsel proteinin tesadüfen oluşması ihtimalinin 10-950 de bir ihtimal olması ve bunun matematiksel olarak sıfır anlamına gelmesi konusunda cevapsız kalacaktır ve labrotuar ortamında bir hücre bile oluşturulamazken canlılığın tesadüfler sonucu nasıl oluşacağı konusunda cevapsız kalacaktır.
Dışarıda da beyinde de ışık olmamasına rağmen, BEYİNDE GÖRÜNTÜYÜ KİMİN GÖRDÜĞÜNÜ AÇIKLAYAMAYACAKTIR. Sesten yalıtılmış beynin içinde konuşmaları, sesleri, müziği KİMİN DUYDUĞUNU İZAH EDEMEYECEKTİR. BEYİNDE GÖRÜNTÜDEN, MÜZİKTEN, DOKUNMAKTAN, KOKLAMAKTAN ZEVK ALAN, BUNLARI YORUMLAYAN, BUNLARA TEPKİ GÖSTEREN VARLIĞIN KİM OLDUĞU SORUSUNA CEVAP VEREMEYCEKTİR.
Neyin üstüne yemin ettiği de belli değil. Allah'a inanmadığını söylüyor
Tüm bu gerekçeler karşısında Richard Dawkins'in tartışmaya girmekten neden bu kadar çekindiği anlaşılabilmektedir. Tüm iddialarının çökertileceği, bir türlü cevap veremeyeceği konular karşısında küçük düşmektense, çözümü "Ben yemin ettim tartışmayacağım" demek oluyor, kendince.
Böyle durumlarda yalan söylediği için çözümü demagojide bulan taraf, bir başka demagojik taktik izleyerek hemen hemen her zaman karşı tarafın reklam amacı güttüğü iddiasındadır. Bu gelenek devam etmiş ve Dawkins, Yaratılışçıların tartışmaları bir gösteri mahiyetinde talep ettiklerini iddia etmiştir. Fakat unuttuğu nokta şudur: İstenen ve geniş çapta karşılık bulmuş olan tanıtım, YARATILIŞ ATLASI İLE TÜM DÜNYAYA ZATEN YAPILMIŞ DURUMDADIR. Bütün dünyaya TAM 100 MİLYON FOSİL TANITILMIŞTIR. BUNLARIN YARATILIŞ DELİLİ OLDUKLARI İSPAT EDİLMİŞTİR. Bunun üstüne küçük tartışmaların reklam mahiyetinde bir etkisinin olacağını iddia etmek son derece komik olur. Bu tartışma, Dawkins'in yanıldığını, Dawkins'in kendi ağzından tüm dünyanın duyması açısından önem taşımaktadır. Yoksa zaten evrim teorisinin ve Dawkins'in iddialarının çöküntüye uğramış olduğunu, temelinden yıkılıp ölmüş olduğunu bütün dünya bilmektedir.
Darwinistler açısından acı olan gerçek, somut delillerin yani fosillerin reddedilemez oluşudur. Beklemedikleri şey ise, bütün fosillerin Yaratılışı ispat etmesi ve itina ile sakladıkları bu fosillerin adeta bir şok dalgası şeklinde tüm dünyaya gösterilmiş olmasıdır. Yaratılış Atlası'nın sebep olduğu sarsıcı etki sebebiyle dilleri tutulmuş durumdadır. Somut deliller ortaya çıktığından demagoji artık anlamsız kalmaktadır. Dawkins'in yaşadığı şok da bunun sonucudur. Dolayısıyla bütün dünyanın da görmüş olduğu bu somut deiller karşısında tartışmaya çıkabilmesi zor gözükmektedir.

16 Mayıs 2008 Cuma

Miller Deneyi

Bugün yaşamın kökeninden bahseden evrimci kaynaklara bakarsanız, büyük olasılıkla, savundukları tezlere en büyük kanıt olarak "Miller Deneyi"ni gösterdiklerini görürsünüz. Pek çok ülkenin biyoloji konulu ders kitaplarında öğrencilere bu deneyin ne denli önemli bir bulgu olduğu ve sözde "yaşamın kökeni sorununu nasıl aydınlattığı" anlatılır. Deneyin detayları çoğu zaman göz ardı edilir. Deneyde neyin üretildiği ve bunun yaşamın kökeni meselesinin kaçta kaçına "ışık tutmuş" olabileceği de göz ardı edilir.

Bu deneyin kendisine ışık tutmak için, daha önceki çalışmalarımızda çok detaylı olarak yer verdiğimiz gerçekleri kısaca özetleyelim.

1953 yılında, Chicago Üniversitesi Kimya bölümü öğrencisi olan Stanley Miller, hocası Harold Urey'in de gözetimi altında, ilkel dünya atmosferine benzediğini varsaydığı bir gaz karışımı oluşturdu. Sonra bu karışımın içine bir haftayı aşkın bir süre elektrik verdi ve bu sürenin sonunda canlılarda kullanılan -ve kullanılmayan- bazı aminoasitlerin sentezlendiğini gözlemledi.

Aminoasitler, vücudun en temel malzemeleri olan proteinlerin yapıtaşlarıdır. Yüzlerce aminoasit, hücre içinde belirli bir sırayla birleştirilir ve böylece proteinler yapılır. Hücreler de ortalama birkaç bin ayrı türde proteinden meydana gelir. Yani aminoasitler, canlıların en basit, en küçük parçalarıdır.

İşte bu nedenle Stanley Miller'ın aminoasit sentezi, evrimciler arasında büyük heyecan uyandırdı. Ve on yıllar sürecek bir "Miller Deneyi efsanesi" doğmuş oldu.

Oysa efsane boştu. Geçersizdi.

Bu gerçek yavaş yavaş ortaya çıktı. 1970'lerde dünyanın ilk zamanlarındaki atmosferin, Miller'in deneyinde kullandığı metan ve amonyak gazlarını içermediği, onun yerine başlıca azot ve karbondioksit içerdiği kanıtlandı. Bu da Miller'in senaryosunu boşa çıkardı çünkü söz konusu gazlar aminoasit oluşumu için hiç de uygun değillerdi. Jeoloji dergisi Earth'de yayınlanan 1998 tarihli bir makalede bu gerçek şöyle özetleniyordu:

Bugün Miller'ın senaryosu şüphelerle karşılanmaktadır. Bir nedeni, jeologların ilkel atmosferin başlıca karbondioksit ve azottan oluştuğunu kabul etmeleri. Bu gazlar ise 1953'teki deneyde (Miller Deneyi'nde) kullanılandan çok daha az aktifler.8



Miller'in varsayımının aksine, erken atmosfer organik moleküllerin oluşması için hiç uygun değildi.

Bir diğer ünlü bilim dergisi National Geographic'in aynı yıla ait bir makalesinde ise, konuyla ilgili şu satırlara yer veriliyordu:

Pek çok bilim adamı bugün, ilkel atmosferin Miller'in öne sürdüğünden farklı olduğunu tahmin ediyor. İlkel atmosferin, hidrojen, metan ve amonyaktan çok, karbondioksit ve azottan oluştuğunu düşünüyorlar. Bu ise kimyacılar için kötü haber! Karbondioksit ve azotu tepkimeye soktuklarında elde edilen organik bileşikler oldukça değersiz miktarlarda.9

John Cohen'in Science dergisinde yayınlanan 1995 tarihli bir makalesindeki yorum da bu konuda açıklayıcıdır. Cohen hayatın kökenini araştıran bilim adamlarının Miller Deneyi'ni dikkate almadıklarını belirtmiştir ve nedenini de şöyle özetlemiştir: "Çünkü erken dünya atmosferi, Miller-Urey simülasyonuna hiç mi hiç benzemiyordu."10

Miller Deneyi'ni geçersiz kılan bir diğer nokta, erken dünya atmosferinde bol miktarda oksijen olduğunun da belirlenmiş olmasıdır. Bu gerek Miller Deneyi'ni gerekse diğer kimyasal evrim senaryolarını çıkmaza sokmuştur, çünkü oksijenin, tüm organik molekülleri oksitleme özelliği vardır. Vücut içinde bu tehlike, çok özel enzim sistemleri ile önlenir. Doğada serbest halde gezecek bir organik molekülün oksijen tarafından okside edilmemesi yani yakılmaması imkansızdır.

Tüm bu gerçeklere rağmen, başta belirttiğimiz gibi Miller Deneyi on yıllardır yaşamın kökenini açıklayan çok önemli bir bulgu gibi gösterilir. Ders kitaplarında öğrencilere böyle sunulur. Bu sunum yapılırken de, "Miller organik bileşiklerin nasıl sentezlenebileceğini gösterdi" veya "Miller ilk hücrelerin nasıl oluştuğunu gösterdi" gibi yönlendirici ifadeler tercih edilir.

İşte bu nedenle pek çok eğitimli insan da, bu konuda yanıltılmış durumdadır. Örneğin bazı makalelerde evrim teorisinden söz edilirken, "aminoasit, protein gibi organik maddeler kar?şt?r?l?p kaynat?l?nca hayat oluşuyor, canl?l?k başl?yor" gibi ifadelere rastlanabilmektedir. Bu, muhtemelen, Miller Deneyi efsanesinin zihinlerde bıraktığı batıl inançlardan biridir. Gerçekte ise, "aminoasit, protein gibi organik maddeler kar?şt?r?l?p kaynat?l?nca hayatın oluştuğu" hiçbir zaman görülmemiştir. Hayat bir yana, aminoasitlerin oluşumunu açıklamaya çalışan Miller Deneyi de, yukarıda açıkladığımız gibi, bilimsel geçerliliği kalmamış, köhne bir denemedir. Aynen kurtlanan etleri abiogenez kanıtı sanan Jan Baptista von Helmont'un veya Athanasius Kircher'in "deneyleri" gibi. Jeremy Rifkin, Türkçeye Darwin'in Çöküşü adıyla çevrilen kitabında (Algeny: A New World) aynı benzetmeyi yapar:

Eğer bilim adamları azıcık şüphe duyma zahmetine katlanmış olsalardı, bu deneyin (Miller Deneyi'nin), tıpkı daha önceki yıllarda çöplerden çıkan sinek kurtlarını gözleyerek hayatın cansız maddeden çıktığını iddia eden bilim adamlarının yaptıkları gibi, kurgusal bir hikayeden ibaret olduğunu hemencecik görebilirlerdi.11

Miller Deneyi'ni önemli bir bulgu zannedenlerin anlayamadıkları çok önemli bir nokta da şudur: Miller kendi oluşturduğu ve erken dünya atmosferi ile ilgisi olmayan suni koşullarda deneyini gerçekleştirmiştir yani deneyin koşulları geçersizdir. Ayrıca -ve en önemlisi- bu deneyde sadece aminoasit sentezleyebilmiştir ve herhangi bir şekilde aminoasit oluşması, kesinlikle canlılık oluşması demek değildir.

Canlı hücresini dev bir fabrikaya benzetirsek, aminoasitler de bu fabrikanın birer tuğlası olabilir. Önemli olan bu tuğlaların nasıl dizilip tasarlanacağıdır. Bugüne kadar hiçbir deney, aminoasitlerin tesadüfen veya kendi kendilerine organize olup fonksiyonel bir protein oluşturduklarını göstermemiştir. Canlılığın oluşması içinse yüzlerce farklı proteinin, DNA kodlarının, bunları yorumlayan enzimlerin, seçici geçirgen bir hücre zarının vs., yani çok kompleks bir mekanizmalar bütününün oluşması gerekir. Böyle bir "kimyasal evrim"in mümkün olduğu ise hiçbir zaman gösterilememiştir. Dahası, buna inanmak tek kelimeyle imkansıza inanmaktır. Dünyaca ünlü fizikçi ve bilim yazarı Paul Davies, bu konuda şu önemli yorumu yapar:

Bazı bilim adamları, sadece biraz enerji atalım ve kendi kendine (yaşam) oluşur diye düşünüyorlar. Bu, şunu demek gibi bir şey: Tuğla yığınlarının altına bir dinamit koyalım. Patlasın, ve bir eviniz olsun! Elbette bir eviniz olmaz, sadece karmaşa olur. Yaşamın kökenini açıklamaktaki zorluk, bu kompleks moleküllerin içiçe geçmiş karmaşık organizasyonel yapısının, rastlantısal bir enerji girişiyle nasıl oluştuğunun açıklanmasındadır. Bu çok spesifik kompleks moleküller kendilerini nasıl biraraya getirmişlerdir?12

Aslında Paul Davies'in verdiği örnek, yaşamın kökeni sorununun gerçek çözümünü de içinde barındırmaktadır. Ortada bir ev varsa, bu evin "tuğlaların dinamitle patlatılması sonucunda" oluştuğunu varsaymak ve bunun nasıl mümkün olabileceği konusunda teoriler üretmek mantıklı mıdır? Yoksa mantıklı olan, evin bir dinamit patlaması sonucunda değil de, bilinçli bir tasarım ve düzenlemeyle ortaya çıktığını mı kabul etmektir?

Cevap çok açıktır.

Bu nedenledir ki, yaşamın kompleksliğinin tüm detaylarıyla anlaşıldığı son 20 yılda, pek çok bilim adamı "kimyasal evrim" efsanesini terk etmiş ve yaşamın kökenine yeni bir cevap getirmeye başlamıştır: Bilinçli Tasarım (Intelligent Design)

Yaşamın Şaşırtıcı Kompleksliği

Bilinçli Tasarım hareketinin çıkış noktası, yaşamın Darwin zamanında hayal bile edilemeyen kompleksliğidir. Hareketin en önde gelen isimlerinden biri olan, Lehigh Üniversitesi'nden biyokimya profesörü Michael J. Behe, 1996 yılında yayınlanan Darwin's Black Box (Darwin'in Kara Kutusu) adlı kitabında, canlılıktaki kompleksliğin keşfedilmesinden şöyle söz eder:

1950'lerin ortalarından beri biyokimya bilimi, moleküler düzeyde yaşamın çalışmalarını açıklığa kavuşturmaktadır. Darwin, 19. yüzyıldaki gelişim derecesiyle bilim; görme, bağışıklık sistemi veya hareket mekanizmaları gibi sistemlerin işleyişlerini dahi tahmin edemiyordu. Modern biyokimya ise bu ve benzeri fonksiyonları gerçekleştiren moleküllerin tanımlanmasına yol açtı. Önceleri, yaşamın temellerinin basit bir esasa dayalı olduğu düşünülmekteydi. Oysa bu beklenti artık tamamen yok olmuştur. Görme, hareket mekanizmaları ve diğer biyolojik fonksiyonların, televizyon kameraları ve otomobillerden daha az karmaşık olmadığı kanıtlanmıştır. Bilim, yaşamın kimyasının nasıl şekillendiğini anlayabilmek için oldukça büyük atılımlar yapmıştır. Fakat biyolojik sistemlerin moleküler seviyedeki hassas düzeni ve karmaşıklığı, bunların kökenlerinin açıklanması konusunda bilimi felce uğratmıştır... Pek çok bilim adamı kendilerine fazlaca güvenerek, açıklamaların çoktan ellerinde olduğunu öne sürmüştür. Veya çok yakında bu açıklamalara ulaşacaklarını söylemişler fakat profesyonel bilim literatüründe iddialarına bir destek bulamamışlardır. Daha önemlisi, sistemlerin kendi yapıları incelendiğinde, yaşam mekanizmalarının Darwinist bir yaklaşımla asla açıklanamayacağı ortadadır.13

Peki hücrenin içinde bu denli kompleks olan ne vardır? Behe, sorunun cevabını şöyle özetler:

1950'lerden kısa bir süre sonra bilim, yaşayan organizmaları meydana getiren moleküllerin bir kısmının özelliklerini ve şekillerini belirleyebilecek bir noktaya geldi. Yavaş yavaş, uzun çalışmalar sonucu pek çok biyolojik molekülün yapısı keşfedildi ve bunların çalışma yöntemleri sayısız deney ile kanıtlandı. Toplanan sonuçlar ise yaşamın makineler üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Bu makineler, moleküllerden oluşmuştur! Moleküler makineler yüklerini hücre içindeki bir yerden diğerine, yine diğer moleküller tarafından meydana getirilen "anayollar" ile taşırlar. Bu arada diğerleri hücreyi bir şekilde sabit tutabilmek için kablo, ip ve makara göreviyle hareket ederler. Makineler hücreye ait şalterleri açıp kaparlar, bazen hücreyi öldürürler veya aksine gelişmesini sağlarlar. Güneş enerjisiyle çalışan makineler fotonların enerjisini ele geçirir ve bunları kimyasal maddeler içinde saklarlar. Elektrikli makineler, akımın sinirlerden geçmesini sağlar. Üretim yapan makineler kendileri gibi başka moleküler makineleri inşa ederler, ve kendilerini de. Hücre, makineler kullanarak yüzer, makinelerle kendisini kopyalar, makinelerle beslenir. Kısacası, oldukça karmaşık olan moleküler makineler her türlü hücresel işlemi kontrol ederler. Yaşamın detaylarının ince ayarı yapılmıştır ve sonuçta yaşamın makineleri oldukça karmaşıktır.14
Ünlü İsrailli fizikçi ve moleküler biyolog Gerald Schroeder


İsrailli fizikçi ve moleküler biyolog Gerald Schroeder de hücrenin içindeki olağanüstü kompleksliğe dikkat çekmektedir:

… Vücudunuzdaki her hücre saniyede ortalama 2000 protein oluşturmaktadır. Her saniye, her hücrede ve hiç aralık verilmeksizin. Hücreler bunu öylesine mütevazi bir tavırla yapmaktadırlar ki biz bunca faaliyeti hiç ama hiç hissetmeyiz. Protein yüzlerce aminoasitin biraraya gelerek oluşturduğu bir dizidir ve aminoasitlerde yaklaşık on milyon atomdan oluşan beş yüz kadar aminoasiti seçip bunları önceden seçilmiş olan dizilerde organize ediyor, biraraya getiriyor her bir dizinin spesifik bir şekilde kıvrılıp kıvrılmadığını kontrol ediyor ve daha sonra her bir proteini her nasılsa bu özel proteine ihtiyaç duyduğunun işaretini veren belli bir alana, bazılarını hücre içine, bazılarını hücre dışına gönderiyor. Bu işlem her saniye, her hücrede tekrarlanıyor. Bedenimiz yaşayan bir mucizedir.15

Bu olağanüstü kompleks yapının rastlantıların ve doğa kanunlarının ürünü olduğunu iddia etmek, Paul Davies'in belirttiği gibi, tuğlaların altına dinamit koyarak bir ev oluşabileceğini iddia etmek gibidir. Bu nedenledir ki, yaşamın kompleksliği karşısında, Darwinistler çaresizdirler. Behe, hiçbir bilimsel yayında yaşamın kökenine dair evrimsel bir açıklama bulunmadığını şöyle anlatır:

Evrim üzerine yapılan bilimsel yayınları incelerseniz ve araştırmanızda moleküler makineler, yani hayatın temeli üzerine odaklanırsanız; gitgide artan bir korku ve kesintisiz bir sessizlikle karşılaşırsınız. Yaşamın karmaşıklığı bunu hesaplama yolundaki bilimin teşebbüslerini felce uğratmıştır, moleküler makineler Darwin'in önüne aşılamaz bir bariyer kurmuştur.16

Kısacası yaşamın kökeni, evrim teorisini çöküşe götüren önemli gerçeklerden biri olmuştur. Peki evrimciler neden hala Darwinizm'i savunmaktadırlar?

Miller Deneyi'nin iki mimarından biri olan Harold Urey bu konuda şu itirafta bulunmuştur.

Yaşamın kökeni konusunu araştıran bizler, bu konuyu ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayatın herhangi bir yerde evrimleşmiş olamayacak kadar kompleks olduğu sonucuna varıyoruz. (Ancak) Hepimiz bir inanç ifadesi olarak, yaşamın bu gezegenin üzerinde ölü maddeden evrimleştiğine inanıyoruz... Kompleksliği o kadar büyük ki, nasıl evrimleştiğini hayal etmek bile bizim için zor.17



Moleküler biyoloji, yaşamın Darwin zamanında hayal bile edilemeyecek kadar kompleks olduğunu ortaya çıkardı. Bugün canlı hücresinin, insanoğlunun tüm eserlerinden daha üstün bir "tasarım" olduğunu biliyoruz. Ve bu gerçek, yaşamı rastlantıların ürünü sayan Darwinizim'i yıkıyor.
Hücrenin kompleks yapısının en kapsamlı bölümünü, genetik yapısını belirleyen DNA'sı oluşturmaktadır.
Bilim adamları DNA'nın yapısı, şifrelenmesi hakkında yaptıkları uzun yılları kapsayan araştırmalara, harcadıkları büyük servetlere karşın, daha yeni yeni kayda değer bilgiler edinmektedirler. Buna rağmen hücrenin genetik yapısındaki mükemmellik de halen büyük bir sır olma özelliğini korumaktadır. DNA'nın kompleks yapısı, içerdiği hayati ve yüksek kapasitedeki bilgiler, hayatın oluşumunu tesadüflerle açıklamak isteyenleri çaresizliğe sürükleyen konuların başında gelmektedir.

Urey, kendisinin ve pek çok meslektaşının hayatın rastlantısal bir kökeni olduğuna "inandıklarını" belirtmektedir. Gerçekten de teorinin temelinde bilim değil inanç yatmaktadır. Maddeden başka bir şey olmadığı ve tüm olguların maddesel etkilerle açıklanması gerektiği yönündeki bu inancın adı da materyalist felsefedir.

Bilimsel yönden çökmüş olan Darwinizm, salt bu felsefeye olan körü körüne inanç nedeniyle savunulmaktadır. Ama bu da teoriye fazla ömür kazandıramamıştır.

Yaşam Basit Sanılıyordu

Darwinizm, yeryüzündeki tüm canlılığın, herhangi bir tasarım ya da plan olmadan, rastlantılar sonucunda oluştuğu iddiasıdır.

Bu iddianın ilk halkasında ise, cansız maddenin içinde ilk canlının ortaya çıkışı yer alır. Bu ilk canlının gerçekten cansız maddeden tesadüfen oluşabileceği gösterilmelidir ki, doğal bir "evrim süreci" olup olamayacağı tartışılabilsin.

Peki bu ilk halka bilimsel verilerle kıyaslanınca ortaya ne çıkar? Yani cansız maddenin içinden tesadüfler sayesinde canlı bir organizma çıkabilir mi?

Bir zamanlar gözlem ve deneylerin üstteki soruya olumlu cevap verdiği sanılıyordu. Yani cansız maddenin içinden, kendi kendine, canlılar türeyebileceği düşünülüyordu. Çünkü söz konusu "gözlem ve deneyler" çok ilkeldi.

Bu gözlem ve deneylerin ilk sahipleri Eski Mısırlılardı. Nil nehrinin çevresinde yaşayan bu halk, yağışlı mevsimlerde Nil çevresinde çoğalan kurbağaların, nehrin etkisiyle çamurdan türediklerini sanıyordu. Sadece kurbağaların değil, yılan, solucan ve farelerin de, su baskınlarıyla taşan Nil ırmağının çamurlarından oluştuklarını düşünüyorlardı. Yaptıkları yüzeysel "gözlem", onları böylesi batıl bir inanışa sürüklemişti.



Sadece Eski Mısır'da değil, eski çağlardaki pek çok pagan toplumda da canlı ve cansız varlıklar arasındaki sınırın belli-belirsiz ve kolayca aşılabilir olduğu inancı yaygındı. Hindu felsefesine göre ise, evren "prakriti" adı verilen kocaman, yuvarlak bir maddeden oluşmuştu. Canlı cansız tüm maddeler bu ilk maddeden evrimleşerek oluşmakta ve tekrar prakritiye dönüşmekteydi. Eski Yunan felsefecilerinden Thales'in öğrencisi Anaksimenderes "Doğa" isimli şiirinde hayvanların, güneş ışığıyla buharlaşan bir balçıktan meydana geldiklerini yazdı.

Tüm bu batıl inanışların temelinde, canlılığın basit bir yapıya sahip olduğu zannı yatıyordu. Bu zan modern bilimin doğduğu Avrupa'da da uzun bir süre korundu. Modern bilim 16. yüzyıldan itibaren gelişmeye başladı, ancak bilim adamlarının canlılığın detaylarını, özellikle de gözle görülmeyen moleküler yapısını inceleme imkanı olmadığı için, en az üç yüz yıl daha canlılığın basit olduğu düşüncesi bazıları için ikna edici olmaya devam etti.

Bu ikna ediciliğin temelinde yine bazı yüzeysel gözlem ve deneyler vardı. Örneğin Belçikalı kimyacı Jan Baptista von Helmont (1580-1644) kirli bir gömleğin üzerine buğday döktü ve belli bir süre bekledikten sonra gömleğin çevresinde fareler bulunca, buğday ve gömlek karışımından farelerin ürediğine inandı. Alman bilim adamı Athanasius Kircher (1601-1680) de benzer bir deney yaptı. Ölü sineklerin üzerine bal döken ve bir süre sonra bu balın çevresinde, uçuşan sineklerin bulunduğunu gören Kircher, sinek ölüleriyle birleşen balın canlı sinek ürettiğini sandı.



Louis Pasteur, yaşamın cansız maddenin içinden kendiliğinden doğabileceği inancını bilimsel deneylerle yıktı. Bu bulguyla birlikte, Darwinistlerin hayali "evrim süreci" daha ilk halkasında çıkmaza saplanmış oluyordu.

Ancak daha bilinçli deneyler yapan bilim adamları, bu düşüncelerin birer yanılgı olduğunu fark edebiliyorlardı. İtalyan bilim adamı Francisco Redi (1626 -1697) bu konuda ilk kez kontrollü bir deney yaptı. İzolasyon yöntemini kullanarak, etlerin üzerindeki kurtların kendiliğinden oluşmadığını, sineklerin getirip bıraktıkları larvalardan çıktığını belirledi. Redi, canlılığın cansız maddelerden değil, ancak bir başka canlıdan gelebileceğini savundu. Bu görüş "biogenez" olarak bilindi. Canlılığın kendiliğinden oluşabildiği görüşünün adı ise "abiogenez"di.

Abiogenez ve biogenez taraftarları arasındaki bilimsel tartışmayı 18. yüzyılda John Needham (1713-1781) ve Lazzaro Spallanzani (1729-1799) sürdürdü. Her ikisi de bir parça eti kaynattıktan sonra izole ettiler. Needham ette yine kurtların oluştuğunu gözlemledi ve bunu abiyogeneze delil saydı. Spallanzani ise aynı deneyi tekrarladı, ama eti daha uzun süre kaynattı. Böylece üzerindeki tüm organik formları öldürmüş oluyordu. Ve bunun sonucunda et kurtlanmadı. Böylece Spallanzani abiyogenezi çürütmüş oluyordu. Ama yine de pek çok insan buna inanmadı. Spallanzani'nin "eti çok fazla kaynatarak içindeki yaşam gücünü öldürdüğünü" söylediler.

Charles Darwin teorisini geliştirirken, hayatın kökeni konusu işte bu gibi tartışmalarla belirsizdi. Pek çok insan, kurtlar gibi gözle görülür canlıların olmasa bile, bakterilerin ve diğer mikropların cansız maddeden türeyebileceğine inanıyordu. Ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, asırlardır süregiden abiyogenez iddiasını deneyleri ile 1860 yılında çürüttü, ama abiyogenez düşüncesi yine de pek çok insanın zihninde yer etmeye devam etti.


Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabı

Bu nedenle Darwin ilk hücrenin nasıl ortaya çıkmış olabileceği konusu üzerinde hemen hiç düşünmedi. 1859'da yayınlanan Türlerin Kökeni'nde bu konuya dair herhangi bir açıklama yapmadı. Pasteur'un deneyleri bu konunun Darwinizm için büyük bir problem olduğunu ortaya koyduktan sonra bile, meseleye fazla eğilmedi. Hayatın kökeni konusundaki tek bilinen "açıklaması", ilk hücrenin "küçük sıcak bir gölde" oluşmuş olabileceği yönündeydi. Darwin 1871'de Joseph Hooker'a yazdığı mektupta şöyle diyordu:

Genellikle deniyor ki, bir yaşayan organizmanın ilk üretimi için gerekli koşullar şimdi mevcut olduğuna göre, bu koşullar her zaman mevcut olmalıydı. Ama eğer tüm amonyak ve fosforik tuzların bulunduğu, ışık, ısı, elektrik vs.nin var olduğu küçük sıcak bir gölde, bir protein bileşiği kimyasal olarak oluşsa ve daha kompleks değişimler geçirmeye hazır olsaydı, günümüzde bu madde hemen absorbe edilirdi, ama canlı yaratıkların varlığından önce bu durum böyle olmayabilirdi.7

Kısacası Darwin, sıcak bir gölün içinde yaşamın hammaddesi olan bazı kimyasallar bulunduğu takdirde, proteinlerin oluşabileceğini, bunların da çoğalıp, birleşip, bir hücre oluşturabileceklerini savunmuştu. Dahası, böyle bir oluşumun günümüz dünya koşullarında mümkün olmadığını, ama eski devirlerde mümkün olabileceğini ileri sürmüştü.

Darwin'in her iki iddiası da hiçbir bilimsel temeli olmayan birer spekülasyondu.

Ama bu spekülasyonlar kendinden sonra gelecek evrimcilere ilham kaynağı olacak ve yüzyılı aşkın bir süre devam edecek umutsuz bir çabayı başlatacaktı.

Bu umutsuz çaba, asırlardır varlığını koruyan ve Darwin'i de yanıltan bir yanılgıya dayanıyordu: Yaşamın, bir "tasarım" olmadan, salt tesadüfler ve doğa kanunları ile ortaya çıkabilecek kadar basit olduğu yanılgısına...

O zamandan bu yana yüzyıl gibi uzun bir zaman geçti.

Binlerce bilim adamı, hayatın kökenine evrimsel bir açıklama getirmek için çaba harcadılar. Yolu açanlar, Alexander Oparin ve J. B. S. Haldane oldu. Biri Rus diğeri İngiliz -ama her ikisi de Marksist- olan bu iki bilim adamı, "kimyasal evrim" olarak bilinen teoriyi ortaya attılar. Darwin'in hayal ettiği gibi, yaşamın hammaddesi olan moleküllerin, enerji katkısı sayesinde, kendi kendilerine evrimleşip canlı bir hücre yapabileceklerini iddia ettiler.

Oparin ve Haldane'in tezleri 20. yüzyıl ortasında ivme kazandı. Çünkü yaşamın ne denli kompleks olduğu hala tam bilinmiyordu ve Stanley Miller adlı genç bir kimyacının deneyi, "kimyasal evrim" tezine göstermelik bir bilimsel destek sağlamıştı.